Son yıllarda sorun yaşayan çiftlerin terapiste gitme sayısında bir artış olduğu bilinen bir gerçek. Peki ama bunun nedeni nedir? Bir kere ilk olarak genel anlamda terapiye gitme konusunda bilincin artmasından söz edebiliriz. İnsanlar gittikçe terapiye daha açık fikirli bir şekilde yaklaşıyorlar. Televizyondaki sağlık programları olsun, gazetelerdeki sağlık köşeleri olsun, filmler olsun medya sayesinde toplum çift terapisi konusunda bilgilenmeye başladı. Artık bir sorun yaşadıklarında böyle bir yola başvurabileceklerinden haberdarlar. Bunun yanı sıra özellikle evli çiftler söz konusu olunca boşanma oranının artışını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Sorunların boyutlar büyüdükçe ve ilişkiler kopma noktasına geldikçe haliyle yardım arayışı da daha fazla oluyor. Peki ama sorunlar mı arttı, yoksa bunlardan daha çok mu bahsedilir oldu? Her ikisi de söz konusu aslında. Eskiden de bütün ilişkiler mutlu bir şekilde olmasa da bir şekilde yürütülüyordu. Ancak kol kırılır yen içinde kalır misali bu sorunlardan asla bahsedilmiyordu. Evde olanları dışarıdan biriyle paylaşmak ayıptı. Yani bir yanda zaten var olan sorunların daha çok dile getiriliyor olması var. Ancak öbür yandan da ilişkiden beklentilerin ve tahammülsüzlüğün artmasının da payı büyük. Eskiden okula gidilir, evlenilir, çocuk sahibi olunurdu; hayatın gidişatı bu şekildeydi.

Böyle olunca da insanın eşinden beklentisi iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir anne veya baba olmasıydı. Oysa şimdi herkesin nasıl biriyle olmak istediğine dair, kendisine nasıl davranılması gerektiğine dair çok daha belirgin kriterleri var. Ve kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmaya başlaması bir yandan, seçeneklerin artması ve daha rahat bir hayat yaşanıyor olması bir yandan tahammülü azaltır oldu. Artık eskisi kadar alttan almıyor eşler birbirlerini. İşte bütün bunlar bir araya gelince çift terapisine başvurunun artması da gayet doğal bir sonuç esasında.

Pek çok çiftin terapiye başvurduklarında sordukları ilk sorulardan biri terapinin ne kadar süreceği. Ne yazık ki bunun kesin bir cevabı. Bu çiftten çifte değişen bir süreç. Çeşitli yaklaşımlara göre farklılık gösterebilir. Ama en azından altı seans gerektiğini de bilmek gerekir. Bu süre karşılıklı birbirini tanımak ve bir değişim başlatabilmek için mutlaka gerekli. Bazen de tek tek görüşme talebi gelebiliyor eşlerden. Bunun çift terapisinde her zaman sağlıklı sonuç vermeyeceğini bilmek gerekir. Çünkü terapistin her iki tarafa da eşit mesafede durabilmesi, tarafsızlığını koruması çok önemlidir. 

Tek görüşmelerde istemsiz de olsa bir kendi tarafına çekme çabası olabileceğinden dolayı bundan olabildiğince kaçınılır. Bu tarafsızlık konusu özellikle erkeklerin terapiye başlaması safhasında önemle vurgulanmalıdır. Çünkü pek çok erkek terapiyi azarlanacakları, yanlışlarının yüzlerine vurulacağı, ne yapıp ne yapmamalarının söyleneceği, yargılanacakları bir yer olarak görürler ve bu nedenle gelmek istemezler. Özellikle de terapist kadınsa bu önyargıları daha da güçlenir. Oysa onlara terapinin amacının çiftin kendi doğrularını ve çözümlerine bulmalarına yardımcı olmak olduğu anlatılmalıdır. Terapist her zaman tarafsız ve objektif bir şekilde ayna tutar çifte. Bu konu boşanma kararları konusunda terapistten onay almaya gelen çiftler için de önemlidir. Bir terapist asla yönlendirmede bulunmaz. Kimse kimseye “ilişkini sürdür” veya “ayrıl” diyemez. Uzmanın gözünde iyi ve doğru olan çift için her zaman doğru ve iyi olmayabilir. Terapiye doğru hedeflerle gitmek önemlidir, aksi takdirde beklentiler karşılanmaz ve hayalkırıklığı yaşanır.

Çocuk konusunda da sıklıla karşılaşılan bir soru var: “İlişkiyi kurtarmak için çocuk sahibi olmak iyi bir yol mudur?” 
Her ne kadar bir psikoloğun yönlendirmede bulunmaması gerekse de böylesine hassas bir konuda bunun kesinlikle doğru bir düşünce olmadığını belirtmekte fayda var. Çocuğa böyle bir rol yüklemek doğru değil. Zaten sorunlu olan bir ilişkide çift çocuk sahibi olmaya hazır değilse çocuğun doğumu sorunları artırabilir ancak bu çocuğun problem doğurduğu anlamına gelmez. Benzer şekilde çocuk zaten sağlıklı ve güçlü olan bir ilişkiyi pekiştirebilir.

Terapiye gelen çiftlere bakıldığında en sık gelme nedeninin eşlerin birbirinin ailesi ile ilgili yaşadığı sorunlar olduğu görülüyor. Bu sorunlar çiftin ilişkisine de yansıyor genelde ve farklı sorunlara da yol açıyor. Örneğin en yaygınlarından biri kadınların kayınvalideleri ile yaşadığı sorunlar. Kadınlar eşlerinin kendilerini yeterince savunmadığından şikayetçi olarak buradan demek ki beni yeterince sevmiyor sonucuna varıyorlar. Evlilik bu açıdan bakılınca gerçekten de zor bir süreç. Her iki tarafın da kendi ailesi ile bir takım çatışmaları olsa da aradaki kan bağı bunların çözülmesini kolaylaştırıyor. 
Oysa gelin veya damat gerçek anlamda aileden olmamasına rağmen hem ailedenmişçesine yakın oluyor, aileye giriyor, hem de yine ailedenmişçesine kabullenici olması bekleniyor oysa böyle birşey oldukça zor. Bu tip durumlarda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta konuşulacak bir sorun veya mesele varsa her iki tarafın da kendi ebeveynleriyle konuşmayı üstlenmesi. 

Bir başka sık rastlanan sorun da ilişkiden beklentilerin farklılığı ve bu beklentilerin karşılanmadığını düşünerek hayal kırıklığına uğranması. Her ailenin kendine özgü bir yapısı olduğundan dolayı herkesin kendi yetişmiş aileye göre aklında belli bir rol dağılımı şekli oluyor. Bu ev işlerinin nasıl bölüşüleceği olsun, çocukların yetiştirilmesi konusunda olsun soruna yol açabiliyor. Bunlar başta konuşulmadığı takdirde, aynı evde yaşamaya başladıktan sonra zamanla ortaya çıkarak sorun halini alabiliyor. En önemli nokta sorunların başındayken yardım almak için başvuruda bulunabilmek. Her sorun gibi ilişki sorunları da yıllar geçtikçe kemikleşiyor, alışkanlıklar daha yerleşik bir hal alıyor, kısır döngüleri kırmak zorlaşıyor. Bu yüzden daha sorunlarınızın başındayken, gerekirse evlenmeyi beklemeden bir uzmanla konuşmaktan çekinmeyin.

Peki kısaca iyi bir ilişki için yapılması gereken temel şeyler nelerdir? Her insan ilişkisinde olduğu gibi “iletişim” çok önemli, daha da önemlisi DOĞRU iletişim! Bir çok çift iletişimin öneminden bahsedilince “ama biz herşeyi konuşuyoruz” diye yanıt veriyor. Halbuki nelerin konuşulduğu kadar nasıl konuşulduğu da önemli. “ben” dili yerine “sen” dili kullanılınca, yani “ben üzülüyorum” yerine “sen böyle böyle yapıyorsun ve beni üzüyorsun” diye konuşunca karşı taraf da otomatik olarak savunmaya geçiyor ve bu savunma da genelde karşı saldırı şeklinde gerçekleşiyor ve iletişimden çok tartışma yaşanıyor.

İletişimdeki bir başka hata karşımızdakinin söylediğimizi bizim söylemek istediğimiz şekilde anladığını varsaymak veya tersinden düşünürsek karşımızdakinin biz ne anladıysak onu söylemek istediğini varsaymak. Bu çok yaygın bi yanılgı. Herkesin algılama şekli öylesine farklı ki, bazen söylenmek istenenle anlaşılan aynı şey olmayabiliyor. Bu nedenle hangi kelimenin kime ne ifade ettiğini, ne denmek istediğini sinirlenmeden, kırılmadan, üzülmeden anlamaya çalışmakta fayda var. İyi bir ilişkide önemli olan ikinci bir nokta kişinin sevgisini göstermekten kaçınmaması. “Bilmiyor musun seni sevdiğimi?” veya “Seni sevmesem neden yanında olayım?” gibi yaklaşımlar karşınızdakini üzüp yıpratabiliyor. Eşinizi mutlu etmekte sakınca yok. Duygularınızı kendinize saklamayın paylaşın.

Ve son olarak asla yatağa kavgalı girmeyin, sorunlarınızı yatağa taşımayın!