"Müzik Beynin Gıdasıdır...

Beynimiz, onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, bizler muhtemelen onu anlayamayacak kadar basit olacaktık...

Ian Stewart/The Collapse of Chaos"

Müzik konuşmadan bile önce vardı. Hissettirdikleri ve düşündürdükleri kimseye anlatamayacak kadar bireysel, bunun yanında herkesi kapsayabilecek kadar evrensel ve her seferinde farklı hisler yaratabilmesi olanağıyla kendini yenileyen bir oluşumdur. Günlük yaşam içinde müziği ve etkisini her yerde yaşıyoruz. Sadece bir saniyeliğine herşeyi bırakıp gözlerimizi kapadığımızda, dışarıdan gelen araba ve korna sesleri, kuş sesleri veya yağmur sesi bile içinde bir melodi barındırıyor. Tabiatın her yerinde büyük bir uyum içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunuyor. Vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının seslerinde de, müziğin ilgi ve ilişkisini gözlemleyebiliriz. Ritim, tüm canlılarda evrenseldir. Çünkü tüm canlılar iç yapılarında, yaşamsal işlevlerini kendi oluşturdukları iç ritim ile yaparlar.

Tüm yaşantımızın, şu ana kadar getirdiğimiz şekliyle kendine ait bir iç ritimi vardır. Bunun yanında fast-food dükkanlarında çalan hızlı pop müzik, hastahanelerde ve restoranlarda çalan klasik müzik vs.. hepsi aslında müziğin davranışlarımıza, hislerimize nasıl hizmet ettiğine işarettir. Bu doğrultuda bakınca ritimin, iyileştirmeyi hızlandırmada etkisi olabileceği yadsınamaz. Müzik hayatımızın içinde bu kadar varken, bunu terapiden uzak tutmak doğru olmaz...

Psikolojik terapilerde, son zamanlarda klasik psikoterapilerin dışında başka alanlara olan ilgi ve ihtiyaç arttı. Hem psikologlar, hem de desteğe ihtiyaç duyanlar artık daha farklı arayışlar içine girdiler. Diğer sanat alanlarının kullanışı gibi, müzik de bu sürece dahil edilebilen ve oldukça katkı sağlayan bir araç niteliğini kazandı. Müzik aslında tek başına bile terapötik bir etkiye sahip olabiliyor. Belki farkında olarak belki de olmayarak gün içinde yaşadığımız hayat döngüleriyle beraber, dinlediğimiz müziklerin de değiştiğini raharlıkla görebiliyoruz. Hiç birimiz mutluyken çok yavaş bir şarkı, ya da mutsuzken dans parçaları dinleyemeyiz. Müzik kimi zaman uyarıp coştururken, kimi zaman sakinleştirir, kimi zamansa kendiliğinden kişinin duygu boşalımını sağlar.

Tüm bunlar varken, müzik terapisinin insan davranışlarında pozitif değişimler yaratarak, kişisel yaşamın değerini arttıran benzersiz bir uygulama olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Müzik terapisi; sosyal, duygusal, bilişsel, öğrenme, algısal ve motor alanlarda gelişimin sağlanması için, müzik ve sağlığın bir arada kullanıldığı bir sanattır. İletişimin sözsüz biçimi olması açısından müzik çok etkilidir. Neredeyse herkes en azından belli bir tür müziğe olumlu tepki verir.

Müzik terapisinin etkinliğini sınamak için uygulanan EEG çalışmaları sonucunda; üzüntü, endişe, korku, mutluluk gibi duyguların farklı dalgalar yarattığı, ve bunun dinlenen müziğin yarattığı hisle paralellik gösterdiği gözlenmiştir. Terapötik müzik endorfin salgısını ve olumlu duyguları artırıp, korkuyu ve kaygıyı azaltır, kalp ritmini düzenler, kan basıncını düşürür, terlemeyi azaltır, kasları gevşetir, nefesi dengeler, bağışık sistemini güçlendirir ve hiperaktiviteyi sakinleştirir. Bunula beraber, hareket reflekslerimizi uyararak uyumlu hareket etmemizi sağlar.Dünyada hem ruhsal hem fiziksel sıkıntılarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılan müzik terapisi son yıllarda ülkemizde de kullanılmaya başlandı.

Slovakya'da özel bir hastanede yeni doğan bebeklere, Mozart'ın “Eine Kleine NachtMusik” adlı eseri, doğum stresini azaltmak için uygulanıyor. Burdan müziğim aslında bebeklikten hatta anne karnındayken bile faydalı olduğunu anlayabiliriz. Kulak oluşumunu gebeliğin 18. haftasında tamamlar ve bunun beyin gelişimi için çok büyük bir etkisi vardır. Sinir sisteminin oluşumunda, akustik belirleyiciler rol oynar. Kulağın oluşumuyla beraber çocuğun dinleme arzusu oluşur, ve anne sesi onun için duygusal bir besin kaynağı ve yaşam enerjisi durumuna gelir. Bu sebeple hamilelik döneminde annenin yumuşak sesle konuşması bebeği huzurlu hissettirir.

Neden kulak bu kadar önemli?

Kulak sadece bir duyma organı değil aynı zamanda vücudun denge ve enerji merkezidir. Dış çevreden gelen frekanslarla beraber titreşimleri de beyine ve tüm bedene kulak yayar. Dengemizi ve sağlığımızı ancak iyi gelişmiş, sağlıklı bir kulakla sağlayabiliriz. Kulak, gelişimini ilk tamamlayan organımızdır, nöromasküler sistemi etkiler ve kasların hareketini kontrol eder. Denge organıdır ve bedenin dik durmasını sağlar. Beynin enerji kaynağıdır, beyin hücrelerini elektriksel olarak şarj edemediği zaman; koordinasyon ve konsantrasyon bozukluklarına, yorgunluk ve hafıza kaybına yol açar. Kulağın algılama kalitesini düşüklüğü, öğrenme, iletişim, konuşma, yorgunluk, kulak çınlaması gibi bir çok soruna neden olabilir ve kişinin kendi kaynaklarını kullanmasına engel oluşturabilir. Kulak aynı zamanda beyin için bir dinamo, jeneratör gibidir. Yüksek frekansta beynimiz enerji yayar, yani kulak kendi sesine yüksek frekansla erişirse kendi kendini şarj etmiş olur. Bu frekans düşükse hayat enerjimiz düşer ve beynimize yeterli enerji gitmez. Kişi aynı zamanda hareket de etmiyorsa bu depresyona yol açar. Beynimizi şarj etmek için iki yolumuz var; ya yüksek frekanslı sesimizi kullanacağız ya da hareket edeceğiz.

Alfred Tomatis'in Metoduna dayanarak 3 yasadan bahsedebiliriz:

  • Ses sadece kulağın duyduklarını içermektedir.
  • Dinleme modifiye edildiğinde ses de otomatik olarak modifiye olmaktadır.
  • Konuşmanın değişmesi, süreli olarak yapılan işitsel stimülasyon ile mümkündür.
  • Beynimizde alfa, beta, delta ve teta dalgaları bulunur. Beta dalgaları; uyanıkken, aktifken ve bir şeye konsantreyken salgılanır. Alfa dalgalar ise biraz daha sakinlik durumunda vardır, en iyi öğrenme bu dalgalarda gerçekleşir. Teta ve Delta dalgaları ise uyku ve derin uykuda salgılanır. Aslında yaşadığımız çoğu sıkıntının altında bu dalga sistemlerinin bozulması yatar. Eğer bunları yeniden yapılandırabilirsek, sıkıntılarımızdan kurtulmuş olabiliriz. Bunu yapmak ise bizim sistemimizle çok basit.

Yorgunluktan depresyona, öğrenme zorluğundan ileteşim bozukluğuna, dikkat eksikliği sendromundan otizme varıncaya kadar bir sürü rahatsızlığa çare olan bu metod aynı zamanda yaratıcılığı arttırmak ve yabancı dilleri kolayca öğrenmek için de kullanılıyor.

İnsanın kendisini ifade ediş şekli çok önemlidir. 3-5 yaş arası kişilerde sağ-sol beyin arasından bir dominans oluşur. Yani ses kontrolü ya sağ ya da sol kulaktan olur. Her kişide kulaklardan biri diğerine göre daha baskındır. Sağ kulağı baskın olan kişiler daha hızlı düşünür, daha çabuk öğrenir ve daha güzel konuşur. Bu sol beynimizin dominant olduğunu yani kısa yolu seçen, kariyere önem veren, mantığı ön planda olan, sistematik bir insan olduğumuzu gösterir. Sol kulağı baskın olanlarda ise, gelen bilgiyi sol beyine yollarken hata ve gecikmeler olabiliyor. Bu da sağ beynimizin dominant olduğunu, çok yaratıcı, empatik, sosyal ve duygulu bir insan olduğumuzu gösterir. Tomatis, "bir kişi çok yoğun olarak sesini sol tarafta kontrol ediyorsa sınavlarda, toplantılarda çok heyecanlanabilir, kalp çarpıntısı, stres yaratabilir ve böylece de kendini bloke eder" demiş. Bu nedenle bu sistem daha çok sağ kulağın geliştirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Müzik terapisindeki amaç ise bu iki beyin arasındaki dengeyi kurmak ve beyin kaynaklarının tamamını kullanabilmeyi sağlamaktır.

Orta kulak dış dünyada kendimizi nasıl gösterdiğimizi, iç kulak ise iç dünyamızı gösterir. Ses önce dış kulağa gelir, burada törpülenir ve iç kulağa iletilir. Ama bazı durumlarda, örneğin hiperaktivite bozukluğunda, ses direkt iç kulağa gelir, bu da stres ve yorgunluğa yol açar. Önemli olan duymak değil dinlemektir; çünkü duymak pasif, dinlemek ise aktif bir süreçtir. Kulakla öğreniyoruz, kulakla konuşuyoruz. Önemli olan sağ-sol kulağın, sağ-sol beyinle işbirliği içinde olduğunu bilmemiz. Amacımız ise bu iki kulak aracıyla beynimizin iki alanını da olabildiği maksimum seviyede kullanmak ve yaşam kalitemizi arttırmak.

Metodun faydası süreklidir. Çünkü program sonucu elde edilen ilerleme sürmektedir. Bunun nedeni ise, edinilen faydanın koşullanmaktan değil, dengenin onarılması yani restore edilmesindendir. İki kür arasında zaman verilmesinin nedeni, beynin değişime adapte olabilmesi için yoğun ve sürekli uyarılmaya ihtiyacı olduğu gibi bu değişimi şekillendirip entegre edebilmesi için de uyarılmadığı bir döneme ihtiyacı olmasındandır. Entegrasyon, görünürdeki pasif dönemde yani dinleme kürü sürecinin bitiminden sonra meydana gelmektedir. Aslında bu bir asimilasyon / özümseme evresidir. Uyarılma organizmamızı rahatsız etmektedir, dolayısıyla da asimilasyonun özümsenmesi için sindirme zamanı tanınmalıdır.

Müzik terapisinde en çok kullanılan müzik Mozart. Bunun nedeni ince ve kalın titreşimlerin bir arada sadece Mozart bestelerinde olması.

Kimler bu metoddan faydalanabilir?

Önce ruh, sonra bedenimiz hastalanıyor. Müzik terapisiyle çocuklarda; konsantrasyon, dikkat, davranış, okuma-yazma, disleksi, algılama, konuşma ve otizm üzerinde başarılı sonuçlar alınıyor. Müzik Terapi Uzmanı Dr. Nöcker, müziğin çocukların kavrama gücünü ve belleğini geliştirdiğine, sağlıklı bir öz güven duygusu oluşturduğuna dikkati çekiyor, ayrıca şiddet eğilimine karşı müziğin iyi bir terapi aracı olduğunu da vurguluyor. Yetişkinlerde ise; depresyon, panik atak, kulak geliştirme, stres, uyku, iletişim becerileri ve migrende olumlu sonuçlar alınıyor. Lisan öğrenimine gelince, her dil farklı frekanslar içermektedir, bir harfi söyleyebilmek için kulağın onun titreşimini algılıyor olması gerekmektedir. Öğrenmek dinlemekten geçmektedir! Mesela 1000 Hz. İle 2000 Hz. arasındaki frekansları duyan Fransız kulaklar, frekansları 2000 Hz ile 12000 Hz arasında değişen İngilizceyi kavramak ve konuşmakta zorlanıyorlar. Müzik terapisiyle; dil öğrenimi, ses analizi, düzgün ritm, doğru aksan, konsantrasyon ve ifade yeteneği üzerine çalışılıyor.